4 Şubat 2013 Pazartesi

Kansız Canavar


Biz sadece, seni gelmiş geçmiş tek düşmanla savaşa soktuk. Ve sen onun en iyi dostun olduğunu sanıyorsun.

3 Şubat 2013 Pazar

Nefis ile Ene aynı şey midir? Ene, irade benlik, enaniyet; bunların benzerlikleri veya farklılıkları nedir, nasıl ayırt edilir?

Cenab-ı Hak, insana, kendi isim, sıfat ve şuunatını tanıtmak ve kavratmak için insanı, çok değişik ve geniş hissiyat, cihaz, ölçü ve kıyaslarla donatmıştır. İnsanın bu kıyasları yapabilmesi için, çeşitli ölçü ve mizanlar vermiştir.

İnsanda, akıl, kalb ve vicdan gibi latif ve nurani hissiyat ve cihazlar olduğu gibi,  kesif ve maddi cihazlar ve duygular da vardır. İşte, insandaki  bir takım kabiliyet ve yetenekleri geliştirmek ve inkişaf ettirmek için mücahede ve mücadele için nefis ve şeytan yaratılmıştır. Bazı tabirleri izah etmeye çalışalım.

Nefis; 
Burada nefisten kasıt, insanın hayra da şerre de gidebilecek hissiyatın ve bedendeki cihazların tümüne verilen genel bir tabirdir. Nefis dediğimiz hissiyatlar, İslami bir terbiye ile terbiye edilirse, sahibini en yüksek makamlara çıkarır. Batıl ve sapkın yollarda işlettirilirse, en aşağı derecelere düşürür.

Nefs-i Emmare;
 insanı kötülüğe sevk eden ve terbiye edilmeye müsait bir cihazdır. Nefis genel hissiyattır, nefs-i emmare ise bu nefisten bir şubedir.

Ene, 
benlik ve enaniyet anlamında kullanılmaktadır. Bu da Nefis diye isimlendirdiğimiz, genel hissiyat ve ölçülerden, bir cüz ve bir cihazdır.  Gayesi ise, vahid-i kıyastır. Yani Allah’ın mutlak sıfat ve isimlerini anlamakta kullanılan bir kıyas vasıtası ve aracıdır. Bu vasıta ve aracı, gayesinin dışında kullanıp su-i istimal ile sahiplensek, o zaman nefis hesabına sahibini firavunlaştırır. Bizim cüz'i kudretimizi, Allah'ın külli kudretini anlamakta ve kıyaslamakta kullanmak için verilmiştir. Böyle değilde, ben yaptım, ben ettim, benim malım, ben işledim yolunda kullanıp haksız sahiplenirsek, o zaman şer hesabına geçer. Emanet olarak verilen bu ene, yanlış kullanılıp Allah'ın sıfatlarının anlaşılması için değil, kendimizi makam ve kudret sahibiymişiz gibi göstermeye vesile olacak şekilde kullanırsak o zaman emanete hıyanet etmiş olacağız.

İrade ise,
 insana verilen bütün bu cihaz ve kabiliyetleri hayırda mı, şerde mi kullanacağına karar veren en önemli itibari bir cihazdır. Bu da nefis dediğimiz ruh ve cesedimizin toplamından bir cüz ve bir parçadır.

İrade, benlik, şehvet, gadap, akıl, heva, bunların hepsi, büyük emanetin parçalarıdır. Her birinin vazifesi ve işleyişi farklılık arz eder. Bunların emmare olan, yani kötülük ve şer yönünün bütününe nefis denilmiş. Ene, nefis’tendir ama, nefis, Ene’den ibaret değildir.

Yeis ve ucb nedir? İnsanın geçmişte yaptığı hatalardan, işlediği günahlardan pişmanlık duyması güzel; fakat bu insanı ümitsizliğe sürükleyebiliyor. Bundan nasıl kurtulabiliriz?


Yeis ve ucb nedir? İnsanın geçmişte yaptığı hatalardan, işlediği günahlardan pişmanlık duyması güzel; fakat bu insanı ümitsizliğe sürükleyebiliyor. Bundan nasıl kurtulabiliriz?
Değerli kardeşimiz;
İkisi de Ruha Zarar: YEİS VE UCUB...
Ruh dünyamızın iki büyük düşmanı. En kısa ifadesiyle, yeis "kişinin cehennemini garanti görmesi", ucub ise "cennetini kesin bilmesi"dir. Bir başka ifadeyle, yeis"Allah’ın rahmetinden ümit kesmek"; ucub ise "O’nun azabından kendini emin sanmaktır."
Halbuki hayrı da şerri de yaratan ancak Allah’tır. İnsan, hayrın ve şerrin sebeplerine müracaat etmekle, cenneti yahut cehennemi istemiş olur. İstemek kuldan, cevap vermek ise Allah’tandır. Şu var ki, istemek neticenin tahakkuku için kâfi değildir. Her şey, ancak Allah’ın dilemesi ve yaratmasıyla varlık sahasına çıkar.
Allah Kelâmı'nda "istikamet" olarak ifadesini bulan rıza çizgisinin iki düşmanı vardır: ifrat ve tefrit.
Bunlardan biri insanı yukarı doğru, diğeri ise aşağı doğru felâkete sürükler. Yeryüzünün "istikameti" temsil ettiği düşünüldüğünde, güneşe doğru yaklaşmak ifrat, mağma tabakasına doğru inmek ise tefrittir; ikisi de insanı yakar, mahveder.
İnsanı böylece yoldan çıkaran aşırılıkların bir halkası da "yeis ve ucub"dur. İbadet yapmada ve hayır işlemede başarılı olamayan insanlarda "ümitsizlik"hastalığı kendini gösterir. Başarıya ulaştığı halde nefsine söz geçiremeyen insanlarda ise, sonu kibir ve gurura varan "ucub" hastalığı tezahür eder. Bunlardan birincisi tefrit, ikincisi ifrattır. İkisi de zarardır.
Ye’sin kaynağı Mesnevî-i Nuriye’de şöyle tespit edilir:
“Arkadaş! Amele ve taate muvaffak olamayan azabdan korkar, yeise düşer.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 65)
Ahirete inanan, fakat İslâm’ı yaşama konusunda nefsine söz geçiremeyen bir kişinin yakalanacağı ilk hastalık yeistir. Bu hastalığa düşen insan, Cenab-ı Hakk’ın keremini, ihsanını, affını hatırlamalı ve O’nun rahmetinin bütün günahları örtecek kadar geniş olduğunu düşünmeli. Böylece, kendisini "mutlaka cehenneme gidecek birisi" olarak görme hastalığından kurtulur ve yeis âfetinden uzak kalır.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus şöyle ders verilir:
“De ki: Ey (günah işleyerek) kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlayıcıdır. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan ve esirgeyendir.” (Zümer, 39/53)
Ucub hastalığında yeisin zıddı bir durum söz konusudur. Burada kişi İslâm’ı elden geldiğince yaşamış, ancak bu ilâhî ihsanı kendi nefsinden bilerek başkalarına karşı üstünlük davasına kalkışmış ve cennetini garanti görme hastalığına tutulmuştur.
Bu hastalıktan kurtuluş reçetesi de yine Mesnevî-i Nuriye’de şöyle ifade edilmiştir:
“A’mâle güvenmek ucbdur. İnsanı dalalete atar. Çünki insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 65)
Bu noktada Kur’ân’daki şu ilâhî ikaza kulak vermek, kurtuluşun yolunu açacaktır:
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük de nefsindendir.” (Nisâ, 4/79)
İyilik dediğimiz her ne varsa, bütün bunlar peygamberler tarafından insanlara öğretilmiştir ve onları işlemek için gerekli bütün şartları da Allah yaratmıştır. Meselâ, doğru söylemek bir hayırdır. Bu hayrı insanlara öğreten ilâhî kitaplar ve peygamberler olduğu gibi, o doğruyu söylemek için gerekli ağız, dil, tükürük bezi, gırtlak, beyin, sinir sistemi ve hava gibi bütün şartları yaratan da ancak Allah’tır.
İnsan bunları düşündüğünde, o hayırda çok az bir hisseye sahip olduğunu görür. Binlerce ilâhî mucizenin bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilecek böyle bir hayırda, insanın hissesi, sadece o güzel amele meyletmesi, cüz’î iradesini de bu yönde kullanmasıdır.
Bunu böylece bilip, övünmek ve kendine güvenmek yerine, Allah’a şükretme ve O’na minnettar olma yolunu tutmak gerekir. Bu yolda gitmeyenler ucub çukuruna düşerler.
İlave bilgi için tıklayınız:
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/12662/yeis-ve-ucb-tevbeyle-ilgili-hadis-i-serifler.html

Erkeğin Erkeğe, Kadının Kadına İlgi Duyması


Değerli kardeşimiz;
Sizin bu durumunuz fıtri ve yaratılış olarak her insanda ve erkekte olabilir. Bu da insan için imtihan vesilesidir. Yani bir insan için karşı cinsten birisiyle nikahsız ilişki yasaklandığı gibi, aynı cinsten olanlar içinde, beraberlik yasaklanmıştır. Şeriat, bunların tadil edilmesi yolunda bazı tavsiyelerde bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıralayabiliriz:
1. Evlenmek,
2. Oruç tutmak,
3. Bol bol Kur’an okumak veya zikir çekmek,
4. Kur’an tefsiri veya İslami kitap okumak,
5. Allah’ı bol bol hatırlamak
6. Ölümü hatırdan çıkarmamak.

Bu noktada dikkat çekici olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı bile ayıp saydığı bu konuda Kur’ân’da o derece çok ve açık ifadelerin bulunmasıdır. Kur’ân, Lût kavmi örneğinde kendisine temas ettiğine göre, demek ki, bu problem ‘Lût kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, zinadan bile çirkin, ama herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilir’ imiş.

Peki, neden böyle bir şey oluyor? Böylesi bir cinsel sapma neden ve nasıl yaşanıyor?

Önce biyolojik-genetik faktörlerle başlayalım:

Aslında hepimizin vücudunda karşı cinsin hormonları da az miktarda bulunur. Zaten, öyle olmasa, bütün erkekler aşırı sert ve maço, bütün kadınlar ise aşırı kırılgan olurlardı ve cinslerin birbirini anlayıp hissetmesi pek de mümkün olmazdı. Ancak normalde var olan bu minimal yönelimler, genetik ve hormonal bozulmalar sonucu, bazı kişilerde ileri düzeylere varabiliyor. Ve ortaya doğuştan eşcinselliğe yatkın bireyler çıkabiliyor.

"E, sonra?" diyorsanız, şu sohbeti dinleyin:

Geçenlerde bir psikiyatrist arkadaşım beni telefonla aradı. Kısa bir girişten sonra, "Baksana!" dedi, "Biliyorsun; son araştırmalar eşcinselliğin bazı durumlarda neredeyse önlenemez olduğunu gösteriyor. İşin doğuştan gelen genetik bir boyutu da olduğu tesbit edildi; sen de okumuşsundur. Yani, bu kişilerin en azından bir kısmı, yaratılışlarında var olan meyil dolayısıyla o yöne gidiyorlarmış; bu açık artık. Oysa biz İslâmî yönden bunun kabul edilemez bir yönelim olduğunu, hatta ceza gerektirdiğini okuyoruz. Nasıl çözüyorsun bu ikilemi?"

Ona, "Belki garip bir örnek olacak ama" dedim, "Biliyorsun, meselâ çok eşlilik de erkekler için neredeyse genetik ve tabiî bir meyildir." "Evet?" dedi. "Peki sen çok-eşli misin?" diye sordum. "Tabiî ki hayır" dedi. "Neden?" diye üsteledim. "İçinde böyle bir meyil yok mu? Açık konuş lütfen." "Var aslında" dedi, "Ama hem eşim buna izin vermez, hem toplumsal kurallar, kanunlar vs. bir yığın engel var; biliyorsun. Üstelik günaha girmiş olurum. O yüzden düşünmem bile."

"Kendi sorunun cevabını kendin vermiş oldun işte." dedim. "Eşcinsel meyiller de bazı kişiler için genetik bir temelden kaynaklanan, neredeyse zorunlu bir yönelim olabilir; ama o kişilerin de bu anormal yönelimlerini kontrol etmeleri beklenir, bunu becerebilirler de aslında."

"Bu yönden düşünmemiştim" dedi arkadaşım.

Ardından, kısa bir düşünme sonrası, "Ama" dedi, "meselâ, bilirsin, beyindeki bazı bozukluklar, örneğin temporal epilepsi gibi hastalıklar, kontrolü güç saldırganlıklara yol açabiliyor. Böyle bir hastalığın da etkisiyle, diyelim ki bilincinde olmadan birini öldüren bir şahıs ceza görür mü? Görmez. Bünyesel hastalığın etkisiyle bu suçu işlediği tesbit edilirse Türk Ceza Kanununun 46. veya 47. maddesine göre cezası ya hafifletilir ya da tamamen affedilir. Buna ne diyeceksin?"

"Peki," dedim, "O hasta, cezası affedildikten sonra, bir cinayet daha işlesin diye serbest mi bırakılır? Yoksa hastalığı düzelene kadar tedaviye alınıp sonra da uzun süre izlenip kontrol mü edilir?"

Arkadaşım, "Yine haklısın" dedi.

Ergenliğe geçiş döneminde sırf meraktan bu tür bir ilişkiyi (kısmen) denemiş gençler de olabilir. Nerdeyse ne yaptığını bilmeden, ‘doktorculuk’ oynarcasına.

"Çocukça bir hata" bile denebilir belki. Ancak, esas önemli olan, bundan sonrasıdır. Bu tür bir olayın ardından, bazen yıllar sonra, "Eyvah, ben ne yapmışım?"muhasebesi yaşanır genellikle. Bu dönemde bunalımını paylaşmayıp kendi kendini yiyip bitirmek; kendini aşırı suçlayıp "Yoksa ben ‘gay’dım mı?" sorgulamasına dalmak, bazen genci tam zıt bir sonuca götürebilir. "Battı balık yan gider" durumu gerçekleşir. Gerçekte öyle olmayan genç, gerçekte öyle olmadığı halde kendisini öyle zannettiği için, gerçekten öyle olur!

Traji-komik bir örnek anlatayım: Bir eşcinsel hastam vardı. İlkokul yıllarında bağırsak paraziti problemi varmış. Bilen bilir; bu parazit anüs kaşıntısı yapar. Belki inanmazsınız ama, bu kaşıntı gitgide delikanlıyı "Yoksa ben?.."kuşkusuna götürmüş. Sonuç maalesef kötü! Üstelik, anlattığım tek değil. Literatürde, sadece ve sadece bağırsak paraziti yüzünden cinsel tercihi bozulan birçok vak’a var. Yani? Utanıp konuşmamak, gurur yüzünden anlatmamak, yardım istemeyip kendi kendini yemek yok mu? İşte bu şey o kadar çok yerde ayaklara dolanıyor ki! Sırf bu yüzden ne hayatlar kayıyor, bilemezsiniz.

Şimdi, gelelim konunun bizi esas ilgilendiren kısmına:

1. Bu tür hassas konuları ne yok farz etmeli, ne de kaşınmayan yeri kaşımalı. Uyanık bir sessizlik ve dengeli bir müdahale gerek.

2. Küçük yaşlardan itibaren giyim, oyuncak gibi konularda cinsiyeti vurgulayacak ve cinsel kimlik oluşmasına yardım edecek yönlendirmeler yapılmalı. Meselâ, cinsiyete göre giydirmek, uygun oyuncaklar almak gibi.

3. Çocuk, normal gelişimi içinde, özellikle belli dönemlerde, cinselliği çok merak eder; onu doğru bilgilendirmek gerekir. Eşcinselliği anlatın demiyorum. Normal, doğal, insanî merakların doyurulması ilerisi için sağlam bir temel olacaktır diyorum. Bu konularda çekinip utanmayın lütfen: Siz doğrudan utanıyorsunuz ama, birileri yanlıştan bile utanmıyor. Ve hiç unutmayın: "Çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları konuları zaten sormazlar." Çocuk birşeyi soruyorsa mutlaka cevap vermeniz gerekir—elbette, usulünce!

4. Özellikle ergenlik çağında gençlerin kendi cinslerinden ebeveynlerle, yani babayla daha fazla vakit geçirip paylaşım içinde olması şarttır. Bunu vurguluyorum; tâ ki, "İşten eve, evden işe," ‘pijama-terlik-televizyon,’ "Hanım, sen ilgileniver, ben çok yorgunum" hastalıklarına yakalanmış babaların kulakları çınlasın!

5. Aile içinde erkeğin hafif başat ve saygın konumunun korunması lazım. Yoksa, meselâ evde kadın bariz biçimde baskın, erkekse pasif ise -ki, neredeyse ahirzaman alameti olarak çoğu evde mevcut durum maalesef budur- erkek çocuk için kadın konumu imrenilecek bir durum kazanabilir.

6. Bu tür bir problemle karşılaşıldığında aşırı tepki ve açıklamasız yasaklar merakı artırır sadece. Konuş(tur)masanız bile, gencin aklındaki soru işaretleri artarak devam eder.

7. Darda kalırsanız bir psikiyatristten yardım isteyin.

Not: Eşcinsellik aslında sadece erkeklere has bir durum değil. Kadınlar arasında da bu problem hatırı sayılır biçimde yaşanıyor. Yalnız, bayanlardaki şekli daha belirsiz seyrediyor ve pek de dirençli, devamlı olmuyor. Normal bir cinsel hayat ve mutlu bir evlilik, problemi çözmeye yetiyor genellikle. Yine de, özellikle bayanların toplu kaldığı yerlerde dikkatli olmak gerekiyor.

Maalesef biz toplum olarak kadın-erkek mahremiyetine ‘çok’ dikkat ederken, mahremiyetin erkek-erkek ve kadın-kadın arasındaki biçimlerini bazı zamanlar sanırım ihmal ediyoruz. Her iki cins açısından, problemin bir sebebi de bu. Bu noktada, biraz kitap karıştırıp erkeğin erkeğe, kadının kadına karşı mahremiyet ve tesettür ölçüsünü öğrenmeye ne dersiniz?
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Giden bir insan geriye ne bırakır?

Neden molko?


Sadece placebo sevenler değil, sadece rock dinleyenler de değil, bence garip ama bir çok insana cuk diye oturan bi durum var ortada! (Bilen var mıdır bilmiyorum) Şimdi Placebo’nun tarihçesini yazmayacağım ama bazı değişik durumları dile getireceğim.
Cinsel tercihleri bir hayli farklı olan bu grup belki de önce bundan dolayı dikkat çekti ama bunun yanında yaptıkları müzik de harikaydı! (En azından bence) Özellikle insanın bazen içini parçalayan, bazen sinirlendiren, bazen de içmek zorunda bırakan, o çarpıcı, sarsıcı sözler şahsen beni bitiren en önemli özelliği Placebo'nun.
Ama geride kalan bir şeyi araştırmak istedim. Bu solist ve gitarist Brian Molko ile ilgiliydi. Çünkü gerek aksanı, gerek sesi, gerekse yorumu her dinlediğimde tüylerimi diken diken ediyordu. Açıkçası çok etkileniyorum. Fransızca'yı iyi bilen bir insanın İngilizce aksanının böylesine hüzünlü olması beni Brian Molko'yu araştırmaya, onunla ilgilenmeye zorladı.
Çocukluğunda normalin üstünde içine kapanık biriymiş ve sanırım tek çocukmuş. Biraz sorunları olmuş, arkadaş çevresi olmadığı için. İlkokul arkadaşı Stefan ile daha sonra bir metro durağında karşılaştıklarında grup projesi ortaya çıkıyor. Fakat bu sıralarda Brian Molko başarılı bir tiyatro öğrencisi, drama dersleri alıyor. Stefan ile grup oluşturmaya karar verdiklerinde, drama derslerini bırakıyor. Fakat hala pasif bir kişilik Brian, ve makyaj alışkanlığı da öğrencilik döneminden kalma (tiyatro). Cinsel kimlik belirsizliği de daha öncesine dayanıyor ama tiyatroyla ortaya çıkıyor iyice. Her neyse sonunda gruba Steve de katılıyor ve placebo oluyorlar.
İngiltere listelerinde parladığı, haftalarca 1 numarada kalan şarkısı "Pure Morning"'de dikkatinizi çekmiş olmalı "pure" süper bir aksanla ve Brian Molko'nun kişiliğini ele veren bir ses nüansıyla söyleniyor. Duyduğum en güzel "Pure Morning" diyen kişi ;)
Bilmiyorum beni en çok çarpan şey de şu (sona sakladım): Brian çok eski bir sözcükmüş ve "güçlü erkek" anlamına geliyormuş. Tamam olabilir. Soyadına gelince Molko da çok kökenli bir soyisimmiş ve eski latincede "kraliçe" anlamı taşıyormuş. İşte, bir insanın ismindeki tezat, kişiliğiyle bu denli örtüşür. Belki de Brian Molko'nun cinsel tercihi, psikolojik sorunları, o güzel sözleri, müziği ve hüzünlü (bence) sesinin oluşumunun sebebi aslında sadece ismidir; belki de ismine yakışma çabası!!!
Her ne olursa olsun tümüyle duygularıma tercüman olan bir kişilik.

alıntıdır: #http://www.garaj.org/makale/40/brian-molko-odakli-bir-placebo-yazisi-2#