6 Kasım 2011 Pazar

ORHAN PAMUK İLE AŞK VE KİMLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ



16 Mayıs 2002 tarihinde Nükhet Erkmen'in Orhan Pamuk  ile yaptığı görüşmeden aktarılmıştır.
N.E :     Siz çok fazla eleştirilen bir yazarsınız, haksız yere çok  suçlanan bir yazarsınız ve  çok fazla yanlış anlaşılan bir yazarsınız.Yani çok okurunuz var ama hepsinin  sizi anladığını söyleyemeyiz.

O.P:     Ama şunun ayrımını yapalım ; gazetelerde  kitaplarım  hakkında  yazanlarla  – siz  onları   kastediyorsanız eğer- okurlarım aynı insanlar değil.Yani okurlar  var onlar kendi kendilerine bir şeyler anlıyorlar.İyi, kötü, derin,daha kitabın içine girmeye ve benle kavga etmek istemiyorlar. Sonunda onlar da kavga ediyor ya da bir şeyler diyorlar ama onların kavgaları daha içten  bir yerde.  Gazetelerdeki polemikler hele bu Kar’dan sonra tamamen kötü, yüzeysel...

N.E:   Söyleyemediklerimizi ya da gerçek hayatta anlatmaktan  çekindiğimiz, insanlara göstermediğimiz yüzlerimizi belki de bir şekilde yazarak insanlarla paylaşıyoruz. Hem iletişimimizi koparmamış oluyoruz, hem de bir şekilde gerçekte söyleyemediğimiz   bazı şeyleri yazıyı kullanarak söyleyebiliyoruz.  Peki siz üniversite  eğitiminizi yarıda bırakarak roman yazmaya başladınız.Sizi yazmaya iten şey neydi?

O.P:     Çok zor bunu cevaplamak bir defa. Bence böyle bir sanatçı dürtüsü oluyor, bir kısmı insanın içinden geliyor, bir kısmı da toplumsal bir yan. Ama  ben 7 ile 22  yaşları arasında ressam olacağım  diyordum.  Böyle sanatkarane bir şeyler yapmazsam  belirli  bir  süre içersinde  zaten  sıkılırdım  yani, afaganlar  basardı beni. Gerçekten içimde  böyle  bir sanatçı  dürtüsü mü diyeyim, resim  yapma  dürtüsü her  zaman olurdu. Canım  sıkılırdı, gideyim, bütün  hayattan  kaçayım, resim yapayım, çok isterdim.Bu içgüdüyü hayatımda hep  taşıdım. Bir yere gideyim...  Oyun oynamak falan  istemek  gibi,  bir filme  gitmek  gibi  yani  ama  daha  derin. Burada Erotik Freudcu şeyleri vardır ama ben kafamdaki o yerlere, karmaşık bölgelere giremiyorum. Bana saydam değil.  Ama böyle bir şey var.  Nitekim resmi  bıraktım  pırrt diye ben roman  yazmaya başladım. Ama bunu  da  açıklayamam  niye  resmi  bıraktım roman yazmaya başladım.  Bu açıklamaları çok yaptım hayatta ve her açıklamadan sonra da  bu açıklamadan  memnun  olmadım. Çünkü tek bir sebebi yok,  pek çok sebebi  var  ve  kendime  haksızlık ettiğimi düşündüm. Onun için de ben de  bunu açıklamak istemiyorum.  Zaten açıklanabileceğini de sanmıyorum. Ben  resim yapıyordum ama  içimde  yalnız  kalmak, kendini sanatçı gibi hissetmek ya da sanatçı  dürtüleri tümüyle duruyordu. Niye bazı insanlar resim yapar da bazıları yapmaz ? Belki de ben   çocukken bir resim yaptım  ve  insanlar  “ayy ne güzel!” dediler ve sonra ben hep resim   yapmak istedim.  Böyle bir şey de olabilir.

N.E:      Bir tür kaçış mıydı bu yani?

O.P:     Kaçış diyemem.Bir tür kaçış yanı da vardır, fantezi yanı da vardır,hayata bir saldırı yanı da vardır, kendimi  ifade etmek de vardır, böyle bir  kendi  kendine  oynama yanı da vardır.Bin türlü yanı vardır ama...

N.E:      İntikam yanı da vardır galiba yaşayamamışlıklardan?

O.P:     Ama çocuklar çocukken bazı şeyleri yaşayamadıklarını  düşünmez, kitabi insanların  intikam yanı vardır. Ama çocukken böyle değildi yani.

N.E:    Bir çok isteklerimiz var, vazgeçtiklerimiz var, cevap alamadıklarımız, açıkça söyleyemediğimiz  bir çok şey var hayatta.  Bu yüzden intikam  kelimesini  kullandım. Yazmak yaşanmamışlıklardan intikam almak mıydı sizin için?

O.P:     Hayattan intikam almak,  bu benim düşüncemdir. Yazmak ama..Yazmak da intikam biraz  daha  fazla  vardır. Çünkü yazarlar  çok  okurlar, fakat  ressamlar biraz daha hayatın  içindedir.  Resim yaparken de hayatı yaşayamıyorum diye bir derdim yoktu. O sorunlar bende buluğ çağında  başladı.  Kızlarla  gezmek, şunu yapmak, bunu yapmak, toplumsal kişilik olmak gibi. Oralarda  dertlerim  vardı  30 yaşına kadar. Yazarlık da bana o sırada  geldi. Ama yazar olmak  istiyordum,  çok  seviyordum. “Yazarlık  hayattan intikam almaktır” düşüncesi bende vardır ama her şeyi de izah  etmez.

N.E:      Yani  o zaman bir şekilde  yaşamda kendini  ifade  etmekten, yazmak daha mı kolaydı, daha mı çekiciydi ?

O.P:    Dediğim gibi...Bilemiyorum yani niçin bazı insanlar yazı  yazar da  bazıları   resim yapar da ötekiler hiçbirşey yapmaz? Bir yetenek kısmı vardır. Oyun   oynamaktan hoşlanırsınız oyuncaklarla ve ondan sıkılmazsınız.Bence  insanı sanatçı yapan  şey bazı oyuncaklarla, bazı şekilde oynamak, istemek,ondan zevk almaktır.Bazısı da paniğe kapılır, hiç zevk almaz, kaçar.Ben yapamıyorum der ama aslında yapamıyor  değildir. Yapmayı  sevmiyordur. Onları  yapmayı  oynaya oynaya  öğrenirsin. Herkes her şeyi öğrenebilir bana kalırsa.Tamam bazı insanlar daha cesurdur. Orasını  burasını  değiştirir. Bazıları  bütün kurallara uyar. Hiçbir şey gelmez aklına. Ama bu da belli olur yani.Biri bir şaka patlatır, öbürü böyle bakar ya da verirsin küpleri biri bir şey yapar hemen. Küpleri bir ev yapar.Öteki hiçbir şey yapamaz.Üst üste koyar bakar işte.Geometrik  düzen içerisine koyar, öteki de o düzeni bozar,başka bir düzen kurar.İnsanlar arasında böyle temel farklar vardır ama  işte bu konular  bana  saydam değil. Ben psikolog

değilim. Ben oyun oynuyorum ama neden oyun oynadığımı da fazla bilmek istemiyorum.

N.E:      Kitapta ana karakterlerden, en küçük bir hikaye anlatıcıya kadar sanki hep aynı hikayeyi   okuyormuşuz gibi oluyor.Yani  hikayelerde kendini yazıya vermiş, kendini toplumsal hayattan soyutlamış, belki toplumsal alışkanlıkları bir bakıma körelmiş, kalabalıktan kaçan ya da bir gün üstünde  durulmayacak  bir nedenle kocasını terk eden karakterlerin   anlatıldığını  görüyoruz  ve bir çoğunda  Galip ile Rüya’nın hikayesini yeni baştan okuyormuş duygusuna kapılıyoruz. Neden?

O.P:     
Zaten  kitap  çok dağınık  bir kitap. Kitabın bence  hoş  yanlarından  ya da benim   saplantılı bir şekilde yaptığım yanlarından biri bu. Her şey  aslında aynı hikayeyi anlatıyor.Ama onlar  o kadar değişik şeyler, değişik tarihler tarihler, değişik olaylar, en alakasız yerler ki...Kitap sanki yazarın kafasına bir şeyi takmış, belirli bir temayı çeşitlendirerek irdeliyor.O temanın bütün görüntülerini, görüngülerini, bütün konumlarını yer değiştirmelerle  tekrar yeniden ele alıyor.Bir yandan bunları her seferinde yeniden çeşit çeşit eğlenceli kılarken, bir yandan da tekrarlaya tekrarlaya asıl temasını  okurun  kafasına kök saldırtıyor . N.E:     Kitapta da  bahsedilen  belki de hep  ikincil özelliklere takıldığı için, birincil  özellikleri, o burunlarının dibindeki apaçık anlamı görmemeleri,ya da birincil özelliklere çok fazla  takılıp, ikincil  özellikleri  es geçme  gibi  bir durum söz konusu.
N.E :     Peki sizce insanın salt kendisi olabilmesi mümkün mü?
O.P:     Bu sorulara cevap aranmaz.  Bu sorulara cevap arayarak konuşmak da hoşuma gitmiyor. İnsanın sorularına  verdiği  cevaplar  önemli değil, hangi  sorularla meşgul olduğu önemli.  Şimdi onlarla meşgul değilim. Pürist, tekcil, saflıkla meşgulüm. Ve  bu  tam bir Türk sorusu.  Doğudan, batıdan, karmakarışık, melez bir ülkede yaşıyoruz. Kendi orijinal, saf  bir sentez demeyelim de, etkileri  eklektik bir şekilde yaşayan bir  kültür  içinde yaşıyoruz.  Ve   Türk  kimliğinin  ya da Türk burjuvazisinin onur sorunu buralarda bir yerde olmalı. Kültürde, sanatta  hakiki otantik, ne yaptık ya da her şey, dizaynda, elbisede, oturduğun apartmanda her türlü sanatsal yaratımda, üründe ya da düşüncede ne kadar hakiki, ne kadar etkiler taşıyoruz.  Kitaplarımda her zaman bu dertler var. Kahramanlarım hep bir safçılık, hakikilik, otantisite peşinde koşarlar.  Son yıllarda ise artık benim görüşlerim şu yönde değişti. Otantisite ve hakikilik ve saflık önemli değildir. Karmakarışıksındır. Mesele karmakarışıklığı kaldırabilecek misin bakalım? Aslında birazcık ben de değişiyorum.Galip ve kahramanlarım saflık ve insanın kendisi olabilmesi sorunları ile uğraşırlarken, son yıllarda  ise “ karmakarışıksındır, dert etme be bunu Orhan!”  fikrine doğru daha yaklaşmış vaziyetteyim.  Benim Adım Kırmızı’da ki yazar,   Kar’da ki mesaj; Türk olmuşsun Yahudi olmuşsun, yabancı olmuşsun, yerli olmuşsun ne yazar?   Bırak bunları bir yana artık demeye çalışan bir ses var.  Bence kendi olma sorunu bir milliyetçilik sorunudur.
N.E:      Peki Galip neden kendisi olmakta güçlük çekiyordu?
O.P:     Onlar benim gerçekten kendi psikolojik sorunlarım.  Şizofren sorunlarım.Yani  ben de Galip gibi çok hissetmişimdir. Bana çok yakın  kahramanlarımdan  biridir. Hep bir şeyler derim ve  birilerini  taklit  ettiğimi  düşünürüm.  Hakiki olmaya çalışırım. Galip’in ki şizofrenik ama benim ki hastalıklı değil.  Benim ki; şizofren  birisi  farkında olmadan  bir sesler duyar ama hakiki zanneder.  Benim durumum öyle değil. Bir sesler duyuyorum ve ben söylüyorum fakat bunların   hakiki olmadığını düşünüyorum; bilakis durumumun şizofren olduğunu düşünüyorum.  Şizofren ise durumunun şizofren olmadığını düşünür, gerçek olduğunu zanneder.  Ben belki de gerçek durumumu  şizofren zannederek sorular atıyorum.  Bu hakikiliğin benden gelmediği, başkasının sesini mi duyuyorum?  Benim sesim nerede?
N.E:      Yani paranoyak olmayışım takip edilmediğim anlamına gelmez gibi bir şey bu.
O.P:     Evet bu başka varyasyonu.
N.E:      Kitapta kendinden memnun olmama,  bir başkasının yerine geçme gibi durumlar çok fazla olduğu için kimlikle ilgili bu soruları sordum.
N.E:     Yine kitaptaki göndermeler, anlatılan hikayelere  baktığımızda hep bir ben/öteki, başkasının yerine geçme, bir arayış içinde olma gibi durumlarının sıkça  anlatıldığını görüyoruz.Bu sizin kitabın ana temalarının bütünlüğünün  bozulmaması için yaptığınız bir şey mi?
O.P:     Bir kitabı yazarken kendinizi  kitabın içinde o kadar hissedersiniz ki her şey aslında o kitabı yansıtır. O kitabı yazdığınız sırada kitap o kadar içinizdedir ki neye baksanız, öyle gözükür. Kafanız onlarla çok doludur. Kitap yazarken  telefon rehberini açarsınız, telefon rehberi sizin, ben de bunu düşünüyordum dediğiniz  kelimelerle dolar.  Telefon rehberindeki insanlar bile kitabınıza benzer. Eğer bir yazar  kitabını bütünüyle içinde hissediyorsa, bütün dünya o kitabı yansıtır.Onun için ben o  sırada kafam o sorunlarla dolu olduğu için öyle bakmayı  becerebilmişim. Şimdi baksam  aynı hikayeyi kafamdaki değişikliğe göre bakarım.Yazarın gücü  kafasındaki problemlere  o kadar takmasıdır ki, bütün dünyayı kendi dünyası gibi görebilmektir.  Öyle gördüğü için de son derece tutarlı olur ve ilginç olur. Bizim de bildiğimiz şeylere öyle bir bakar ki, bu onu ilginç kılar.
N.E:      Peki her renge boyanıp da renk vermemeniz neden?
O.P:     Bir sürü konuda fikrimi söylemek istiyorum, böyle bir sosyolog ya da   denemeci yanım var.  Her şeye maydanoz olma, fakat öte yandan   romancılık daha başka bir şey. Her şeyi oyun yapma... Bunu daha seviyorum. Ama bazen de bu renk verme durumu oluyor.Bir şeyler diyeyim...  Bunda da rengimi belli edeyim.  Böyle her konuda da fikrimi belli etmek isterim, sonra pişman olurum.  Böyle bir yanı  da var.
N.E:    Mesela Teşvikiye Yüz Otuz Beş’i düşünelim. Siz  bu  tür  şeyleri  okuyucularla küçük şakalaşmalar olarak nitelendiriyorsunuz. Batı  Edebiyatına  baktığımızda Edgar Allan Poe’da da buna benzer şeyler görüyoruz.  Bu gerçekten  okuyucuyla şakalaşma mahiyetinde olan bir şey mi?
O.P:   Öyle evet.  Bir romanın tüm fikrini, ruhunu değiştirmez böyle oyunlar.  Ayrıca ben yapmıyorum.O bir köşe yazısıdır.Celal’in yaptığı bir şeydir. Kitaptaki Celal ruhuna da uyuyor. Gizli sevgilileri var, onlara köşe yazılarıyla haberler yolluyor, onu tamamlayan bir şey. En sonunda Celal tıpkı Benim Adım Kırmızı’da ki gibi meddah anlatıyor ben değil.  Hikayeleri meddah anlatıyor.Onlar da Celal’in köşe yazıları.  Benim yazılarım  değil. Orhan Pamuk’un mesajları  değiller. Tabi ki yazarın yazdığı her şey onun mesajıdır diye de okunabilir.
N.E:      Sıradaki sorum sizin konuşmayı sevmediğiniz bir konu hakkında : Aşk...
O.P:     Tutuk olduğum bir konu, sevmediğim bir konu değil.
N.E:      “Aşk,kırılgan ruhun aynaya bakmasıdır” diye yazmışsınız Yeni Hayat’ta, yine Yeni Hayat’tan cümlelerle mi  cevap verirsiniz bu soruya?
O.P:    Değişiyorum tabii bu konularda da ben.  Cevaplamam.  En son yazdığım kitaptan cevaplamak  isterim. Saplantı  kısmıyla, tutku  kısmıyla  daha  ilgiliyim  şimdi. Kırılganlık kısmıyla değil. Elde  etme, bir tür ruhsal yatırım yapıp, karşılığını alıp almama, tensel bağlılık, sevişmek, bunlarla daha ilişkilendirdim. Kırılgan ruhun aynaya bakmasından uzaklaşmışım.
#16 Mayıs 2002 tarihinde Orhan Pamuk  ile yaptığım görüşmeden aktarılmıştır.#
http://dipnotkitap.net/DENEME/Orhan_Pamuk_Soylesi.htm

http://www.mailce.com/orhan-pamuk-uzerine-yazmis-harika-ozgun-bir-yazi.html


Orhan Pamuk Üzerine yazmış harika özgün bir yazı

Edebiyat ödülünü almış olan tek Türk yazarımız Orhan Pamuk gerçekten iyice irdelenmesi ve incelenmesi gereken farklı bir yazar. Romanlarını bir fikirle değil en az iki fikirle temellendiren Orhan Pamuk romanlarını şöyle değerlendiriyor: “Eh, çok fazla değil ama biraz seviyorum. Bazılarına çok emek ve kan verdim, onlar için yoruldum. Onlar da bana bir dünya açtılar, benim okunmama, sevilmeme yol açtılar. Ne kızıyorum onlara ne de onları çok çok önemsiyorum. İste raflarda duruyorlar. Onlarla birlikte yaşadım, artık istiyorum ki kendi başlarına yaşasınlar.”
yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almak olarak niteleyen Orhan Pamuk; mimarlık fakültesini bırakarak, gazetecilik fakültesine geçiyor. 22 yaşında ilk kitabı olan Cevdet Bey ve Oğulları’nı yazmaya başlıyor ve dört yılda bitiriyor. Yazmaya tutkun bir yazar. Bir hastanın hayatını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi için nasıl günlük ilaçlarını alması gerekiyorsa, Orhan Pamuk’ un da mutlaka yazması gerekiyor mutlu olabilmesi için. Kızı Rüya okul çağına gelesiye kadar gündüz on iki civarı yazmaya başlıyor ve akşama kadar yazmaya devam ediyor. Ama asıl yazdığı dönem gece saat 23 ile 04 arasıdır. Sabah dörtte de yatar. Yazar olmaya kalkıştığı için annesi endişeleniyordu doğal olaraktan. Geceleri annesi hep kapısını açar. “Yazıyor musun? Bari okadar çok sigara içme” derdi. “Bari” sözcüğü ona “Zaten lüzumsuz bir iş yapıyorsun. Hiç değilse başka yönden zarar görme” demek istediğini ona hep çağrıştırırmış ve beni de güldürüyor.
İlk romanı olan Cevdet Bey ve 1979′da Milliyet Yayınları Roman Ödülü’nü aldı. Yayımlanabilmesi için üç öfkeli yıl geçirdi. O zamanlar karısıyla ciddi ciddi oturmuş, belki bir yayımlayan çıkar diye sanat dergilerine ” Ödül almış Roman satılıktır” diye bir ilan vermeyi tasarlamıştılar. Çünkü Babıali’de kapı kapı dolaşmak düşüncesi çok sıkıcı geliyordu onlara. Ve Orhan Pamuk hep şu şakayı yaparım: “Yurtdışında kitaplarının yayımlanması zor değil, hemen yayımlıyorlar; ama Türkiye’ de kiyaplarımın yayımlanması için 8 yıl uğraştım” der.

Orhan Pamuk'un Hayatı Hakkında Bulabildiklerim :

Orhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, şehrin batılılaşmış ve zengin semti Nişantaşı'nda büyüyüp yetişti.
Otobiyografik kitabı İstanbul'da anlattığı gibi Pamuk, çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul'daki Amerikan lisesi Robert College'de okudu.
İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip bıraktı. İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu, ama bu işi de hiç yapmadı. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya başladı.
İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları yedi yıl sonra 1982'de yayımlandı. İstanbullu zengin ve Pamuk gibi Nişantaşı'nda yaşayan bir ailenin üç kuşaklık hikâyesi olan bu roman,Orhan Kemal ve Milliyet roman ödülleri aldı. Pamuk ertesi yıl Sessiz Ev adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle1991 Prix de la découverte européene'i kazandı.
Venedikli bir köle ile bir Osmanlı alimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı Beyaz Kale (1985), 1990'dan sonra da başta İngilizce olmak üzeri pek çok dilde yayımlanarak Pamuk'a uluslararası ilk ününü sağladı. Aynı yıl Pamuk, karısıyla Amerika'ya gitti ve 1985-88 arasında New York'ta Columbia Üniversitesi'nde "misafir alim" olarak bulundu. Büyük bir çoğunluğunu burada yazdığı ve İstanbul'un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan Kara Kitap adlı romanı 1990'da Türkiye'de yayımladı. Fransızca çevirisiyle Prix France Culture (ödülünü) kazanan bu roman hem popüler hem de deneysel olabilen, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk'un ününü hem Türkiye'de, hem de yurt dışında genişletti.
1991'de, Pamuk'un Rüya adını verdiği bir kızı oldu. Aynı yıl Kara Kitap'taki bir sayfalık bir hikâyeden senaryolaştırdığı Gizli Yüz filme çekildi. 1994'te Türkiye'de yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biridir. Pamuk'un Osmanlı ve İran nakkaşlarını ve Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği Benim Adım Kırmızı adlı romanı 1998'de yayımladı. Bu kitapla Fransa'da Prix Du Meilleur Livre Etranger, İtalya'da Grinzane Cavour (2002) ve International Impac-Dublin ödülünü (2003) kazandı.
Orhan Pamuk, 1990'ların ortasından itibaren insan hakları, düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türk devletine karşı eleştirel bir tutum aldı, ama siyaset ile fazla ilgilenmedi. "İlk ve son siyasi romanım" dediği Kar adlı kitabını 2002'de yayımladı. Doğu Anadoludaki Kars şehrinde, siyasal islâmcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap ile yeni tarz bir "siyasal roman" yazmayı denedi. Uluslararası ve Türk gazete ve dergilerine yazdığı edebi ve kültürel makalelerle, kendi özel not defterlerinden yaptığı geniş bir seçmeyi 1999 yılında Öteki Renkler adıyla yayımladı.
Pamuk'un 2003 yılında yayımladığı son kitabının adı İstanbul'dur. Yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarından, hem de İstanbul şehri üzerine bir deneme olan ve yazarın kendi kişisel albümüyle, Batılı ressamların ve yerli fotoğrafçıların eserleriyle zenginleştirilmiş bu şiirsel kitabı sınıflamak zordur.
Orhan Pamuk New York'ta geçirdiği üç yıl dışında, bütün hayatını İstanbul'da aynı sokaklarda, aynı semtlerde geçirdi. Şimdi de doğduğu, binada yaşıyor. Otuz yıldır roman yazan Pamuk yazarlıktan başka hiçbir iş yapmadı. Orhan Pamuk'un kitapları, en son Benim Adım Kırmızı'nın Japonca yayımlanmasıyla birlikte otuz dört dile çevrildi.

##########
Bu kitaplarının başında yazıyor zaten . Bir de bunun ingilizceye çevrilmiş hali var , onu da paylaşayım belki bir yararı dokunur :
##########


Orhan Pamuk was born in Istanbul in 1952 and grew up in a large family similar to those which he describes in his novels Cevdet Bey and His Sons and The Black Book, in the wealthy westernised district of Nisantasi. As he writes in his autobiographical book Istanbul, from his childhood until the age of 22 he devoted himself largely to painting and dreamed of becoming an artist. After graduating from the secular American Robert College in Istanbul, he studied architecture at Istanbul Technical University for three years, but abandoned the course when he gave up his ambition to become an architect and artist. He went on to graduate in journalism from Istanbul University, but never worked as a journalist. At the age of 23 Pamuk decided to become a novelist, and giving up everything else retreated into his flat and began to write.

His first novel Cevdet Bey and His Sons was published seven years later in 1982. The novel is the story of three generations of a wealthy Istanbul family living in Nisantasi, Pamuk's own home district. The novel was awarded both the Orhan Kemal and Milliyet literary prizes. The following year Pamuk published his novel The Silent House, which in French translation won the 1991 Prix de la découverte européene. The White Castle(1985) about the frictions and friendship between a Venetian slave and an Ottoman scholar was published in English and many other languages from 1990 onwards, bringing Pamuk his first international fame. The same year Pamuk went to America, where he was a visiting scholar at Columbia University in New York from 1985 to 1988. It was there that he wrote most of his novel The Black Book, in which the streets, past, chemistry and texture of Istanbul are described through the story of a lawyer seeking his missing wife. This novel was published in Turkey in 1990, and the French translation won the Prix France Culture. The Black Book enlarged Pamuk's fame both in Turkey and internationally as an author at once popular and experimental, and able to write about past and present with the same intensity. In 1991 Pamuk's daughter Rüya was born. That year saw the production of a film Hidden Face, whose script by Pamuk was based on a one-page story in The Black Book.

His novel The New Life, about young university students influenced by a mysterious book, was published in Turkey in 1994 and became one of the most widely read books in Turkish literature. My Name Is Red, about Ottoman and Persian artists and their ways of seeing and portraying the non-western world, told through a love story and family story, was published in 1998. This novel won the French Prix du meilleur livre étranger, the Italian Grinzane Cavour (2002) and the International IMPAC Dublin literary award (2003). From the mid-1990s Pamuk took a critical stance towards the Turkish state in articles about human rights and freedom of thought, although he took little interest in politics. Snow, which he describes as “my first and last political novel” was published in 2002. In this book set in the small city of Kars in northeastern Turkey he experimented with a new type of “political novel”, telling the story of violence and tension between political Islamists, soldiers, secularists, and Kurdish and Turkish nationalists. Snow was selected as one of the best 100 books of 2004 by The New York Times. In 1999 a selection of his articles on literature and culture written for newspapers and magazines in Turkey and abroad, together with a selection of writings from his private notebooks, was published under the title Other Colours. Pamuk's most recent book, Istanbul, is a poetical work that is hard to classify, combining the author's early memoirs up to the age of 22, and an essay about the city of Istanbul, illustrated with photographs from his own album, and pictures by western painters and Turkish photographers.
 
Orhan Pamuk’s books have been translated into 46 languages, including Georgian, Malayan, Czech, Danish, Japanese, Catalan, as well as English, German and French. Pamuk has been awarded The Peace Prize, considered the most prestigious award in Germany in the field of culture, in 2005. In the same year, Snowreceived the Le Prix Médicis étranger, the award for the best foreign novel in France. Again in 2005, Pamuk was honoured with the Richarda Huck Prize, awarded every three years since 1978 to personalities who “think independently and act bravely.” In the same year, he was named among world’s 100 intellectuals by Prospectmagazine. In 2006, TIME magazine chose him as one of the 100 most influential persons of the world. In September 2006, he won the Le Prix Méditerranée étranger for his novel Snow. Pamuk is an honorary member of the American Academy of Arts and Letters, and holds an honorary doctorate from Tilburg University. He is an honorary member of the American Academy of Arts and Letters as well as the Chiese Academy for Social Sciences. Pamuk gives lectures once a year in Columbia University. Lastly, he received the 2006 Nobel Prize for Literature, becoming the second youngest person to receive the award in its history.

Apart from three years in New York, Orhan Pamuk has spent all his life in the same streets and district of Istanbul, and he now lives in the building where he was raised. Pamuk has been writing novels for 30 years and never done any other job except writing.


http://www.orhanpamuk.net

Buradan bazı bilgilere ve fotoğraflara ulaşmak mümkün ..

3 Kasım 2011 Perşembe

İsmi Belirsiz Birisince Orhan Pamuk


23 Kasım 2007

Orhan Pamuk “İstanbul hatıralar ve şehir”

İnsan, bir yazarın bir iki eserini okuyup beğenince diğerlerini de okumak istiyor. Ben de öyle yaptım ve Orhan Pamuk’un “İstanbul hatıralar ve şehir” isimli kitabını okuyup bitirdim...
(Orhan Pamuk; gerek daha o acayip siyasi açıklamaları yapmadan ve ülke gündeminde en öne yerleşmeden gerekse Nobel Edebiyat Ödülü'nü alıp da tüm dünyaca tanınan bir yazar olmadan önce de okuduğum ve beğendiğim bir yazardır... Bunu da arada belirteyim ve devam edelim...)
Bu yazıda da hem yazarın, hem eserin hem de o eserden önce okuduğum yazarın diğer kitaplarınla ilgili birkaç fikrimi belirtmek, size okuduğum bu kitabı tanıtmak istiyorum. Amacım ne edebiyat eleştirisi yapmak ne de yazarı övmek ya da karalamak.
Kitap okuma alışkanlığı olan biriyim ve yeni bir kitap daha bitirdim, şimdi de bu kitap ve dolayısıyla yazar hakkında düşündüklerimi aktarmak istiyorum.
Yaşınız 30’un altındaysa, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye yakın siyasi tarihi ve kültürel geçmişimiz hakkındaki detaylar sizi sıkıyorsa zaten bu kitap size göre değil ve büyük bir ihtimalle de kitabı okuduğunuzda karışık bilgilerle dolu sıkıcı bir eser olarak tanımlayacaksınız.
Eğer yukarıda bahsettiğim konularla ilgili değilseniz ve hele hele “Orhan Pamuk’un çocukluğu nasıl geçmiş, gençliği ve gençliğindeki İstanbul nasılmış, bir yazar kendini ve çevreyi nasıl yorumluyor?” gibi konular beni hiç ilgilendirmiyor diyorsanız, bu yazıyı okumayı bırakıp başka yazılara geçmenizi tavsiye ederim. Çünkü şu andan itibaren konuya giriş yapıyorum ve bu uzun yazı sizin için zaman kaybı olabilir.
Evet, başlıyorum;
Orhan Pamuk hakkında daha önceden yazılanlar, siyasi tavrı yüzünden yapılan eleştiriler bambaşka bir alanda değerlendirilmeli. Pamuk’un siyasi fikri beni bağlamaz, o kendi görüşüdür, doğrudur yanlıştır, resmi kanallar tarafından ödüllendirilir cezalandırılır buna kendi tercihleri doğrultusunda yaşayacağı kendi hayatının unsurları neden olur, o benim yetkim dahilinde ya da değerlendirme gücümde olan bir şey değildir...
Daha önceden “Beyaz kale” isimli romanını çok beğenmiştim ve bu kadar güzel bir eser ortaya çıkarabilmek için mutlaka bir yerlerden bir şeylerden esinlenip biraz da fazlasıyla (bilmediğimiz ve ispatlayamadığımız bir şekilde) eserin (en azından bazı yerlerinin) çalıntı olabileceğini bile düşünmüştüm...
Ardından “Kar” romanını okudum ve gerek gözlemde gerek anlatımda birçok eksik yan, yapmacıklık, kendime göre gerçeklerle bağdaşamayacak insan davranışları anlatımında yanlışlıklar, kurgusal estetik özensizlikleri bulmuştum. Ve her ne kadar modern bir macera senaryosu gibi gelse de “Kar” romanı, “Beyaz kale”nin o edebi ruhundan çok uzaktı.
Bu yukarıda bahsettiğim insan davranışları gözlemleri ve kendi anlatım şeklinden çıkardığım karakter tahlili gözümün önüne yazarın kişiliği hakkında birçok ipucu getiriyor ama bunları bir türlü bir araya getirip de gerçek hayatta bir insanla bağdaştıramıyordum.
Garip gelen şey; anlattığı yerlerde yaşayan “bir dönem” insanının, sanki yabancı bir ülkeden gelen biri tarafından gözlemlenmesi gibi eksik kalan yanları ve olayların basmakalıp bir gerçeklik içinde meydana gelmesiydi.
Böyle bir anlatıma ve görüşe sahip olacak kişiler de benim gözümde; sanki biraz halktan kopuk, yaşantının tam merkezine girememiş biraz el bebek gül bebek yetişmiş, her olayda kendini kalabalıktan geri çekip halk tipi yaşamdan uzak durmuş, biraz zengin bir yaşamdan gelmiş özenti bir yazar havası taşıyordu.
Hani ne kadar bilirsen bil, bir tamirci çırağını ne kadar gözlemlersen gözlemle yine de eğer hayatında hiç tamirhanede çıraklık yapmadıysan “üzerini çıkarırken kirli ellerin yüzünden, donunun lastik kısmının simsiyah olduğu.” gibi ayrıntıları o kadar iyi bilemezsin ya, bana yazarın anlatımdaki kopukluğu “Kar” romanında öyle gelmişti.
Madem bu kadar, bu halkın standart yaşamından uzaksın niye bu kadar halkın içinde olanların bu işlere bulaşanların bile tüm ayrıntılarını bu kadar iyi bilemediği çetrefilli siyaset, tarikat, cemaat konularına bulaşıyorsun diye düşünmüştüm...
Bu düşüncelerimin karşılığını ise “İstanbul hatıralar ve şehir”de buldum...
Yazarın diğer kitaplarını okuduğumda kendisi hakkında yaptığım tahminlerin bir bölümü “İstanbul hatıralar ve şehir”i okuyunca kişisel ve duygusal olarak yazarın toplumun hangi kesiminden geldiğini kendi anlatımıyla bir yere oturtuyor...
Yazar Nişantaşı gibi her zaman zenginlerin gözdesi bir semtte oturuyor.Zenginlerin eğitim alabileceği özel bir kolejde eğitim hayatına başlıyor. Ailevi sorunlar yüzünden hep kalabalığın gerisinde durup olup biteni seyreden ayrıntıları farklı yorumlayan bir çocuk. Yetişkinlik dönemine geçişte edindiği eğitim ve kültürel birikimle toplumun yapısını kavramayı becerebilen, elit tabaka mensubu şanslı ama melankolik bir insan...
Bu kötü bir şey midir? Hayır... Hatta yazarı tanıdıkça, onun açısından bakma yeteneği kazanmamızı sağlayan kişisel hayata dair ayrıntılar sayesinde, ona ait bir eseri benim gibi ön yargılı olmadan okumamızı sağlamakta faydalı bile sayılabilir...
Zaten halkı, insanı, toplumu, topluluk halinde yaşamı, aşkı, şehri ve hayatı ille de maddi yönden acı çekenler, fakirler ve ezilmişler anlatabilir, edebiyatı ancak onlar yapabilir diye bir sınırlama da yok... Ne kadar çok yerden ne kadar farklı görüş açısından bilgi ve görüş toplayabilirsek o kadar geniş bir perspektiften bakmayı becerebiliriz. Bu şekilde düşününce Orhan Pamuk bizim için büyük bir şans...
Şimdi gelelim “İstanbul hatıralar ve şehir”e;
Pamuk, bu kitabında; kendi yetiştiği dönemde anlatılan bir önceki neslin hikâyelerinden de alıntılar yaparak eserine edebi bir İstanbul biyografisi özelliği katmayı başarmış.
Çocukluktan gençliğe geçiş sırasında aile içindeki yaşanan olayları kendi çocuk dünyası içinde değerlendirmelerle bize aktaran yazar, anne ve babası arasındaki anlaşmazlıklardan tutun da diğer aile efradıyla aralarındaki para konuları için yapılan tartışmalara kadar her türlü iz bırakan olayı okuyucuya kendi tarzıyla aktarmış...
Ben de bir dönem öyküler yazdım ve bazı öykülerimde özel şeyleri söylemeye cesaret ettiğim yerler oldu ama özel hayatımla ilgili gerçekten bu kadar açık olabileceğimi sanmıyorum. Bu konuda Orhan Pamuk büyük bir cesaret göstermiş...
“İstanbul hatıralar ve şehir” aslında adında tüm içeriğini barındıran bir kitap. Yani hem “Şehir” hem “Şehrin geçmişindeki olaylar” hem de yazarın şehirle iç içe geçmiş hayatından “Kendine ait hatıralar” bir arada işlenmiş...
Hani “Bundan iki kitap çıkar” denilebilecek bazı eserler vardır ya inanın kitap gerçekten bu şekilde yoğun anlatım içeren, farklı iki çizgiyi bir arada taşıyan bir yapıt özelliği taşıyor...
İster yazarın kendi hayatının derinliklerine girin ister şehrin ayrıntılarının takipçisi olun ikisi de bir arada belli bir uyum içinde uzun soluklu anlatımlarla okuru saran güzel bir sohbet havasında eser boyunca sürüp gidiyor.
İstanbul’un gri ve siyah-beyaz havası ile hüznü “Bir imparatorluğun yenilgisi”yle bağdaştıran yazar, tüm kitap boyunca bu hüznü arka sokakları dolaşan dünyaca ünlü yazar ve ressamların eserleri hakkında bilgiler vererek bize de bulaştırıyor...
Benim 70’lerden kalan çocukluk hatıralarımla ancak bir yerlerinden yakalayabildiğim eski günlerdeki ev havasını, yazar kendi yetiştiği evin içinden de manzaralar aktararak herkese; o yılların belli bir kesimde nasıl yaşandığını, ev haliyle, kendine ait özel ayrıntılarıyla çok güzel anlatmış.
Dedesinin 30’larda demiryolu inşaatlarından ve İstanbul’daki fabrikasından nasıl para kazanıp zengin olduğundan doktor olan amcasının Amerika’ya göç etmesine, babaannesinin bir apartman içine yayılmış geniş aileyi nasıl hanım ağa gibi yönettiğinden babasının garsoniyerini basan annesine kadar çoğu insanın anlatamayacağı, ailesine özel, anlatılmadık şey bırakmamış...
Şehrin ayrıntılarını içeren bölümler arasında; yazarın ailesine ait özel bilgilerin işlenmesinin yanında, çok iyi tahlil edilmiş psikolojik davranışların bireyden çevreye çevreden bireye etkileri de adeta yazarın geçmişe dönük bir günlüğü gibi işlenmiş...
Tabii ki İstanbul tarihçesiyle uğraşan herkes gibi Pamuk da yanan yalılara, ahşap konaklara o eski saray adabına benzer edepli insan ilişkilerine ve şehrin gizemli olaylarına, efsanelerine değinmeden edememiş. Bunlardan örnekler, bunları işleyen yerli yabancı yazar ve ressamların hayat hikâyelerine ait ayrıntılar, yine ünlü yazar ve ressamlar için kendince yaptığı kişilik analizleri ve bağlantılarla kurulu çıkarımlar eserin ilginç yanlarını oluşturuyor.
Orhan Pamuk’un kendine dair anlattığı özel durumların hepsini normal bir insan psikolojisiyle karşılaştırabilir ve yerlerini nasıl ki orada bulabilirsek, benzer şekilde aynı şehrin insanı olarak görüp duyduklarının, hissettiklerinin de kendi duygu ve düşüncelerimizde karşılıklarını bulabiliriz.
Sonuçta çok farklı olsak da insan psikolojisi; aşkları, kişisel tutumları, başkaldırışları, boyun eğmeleri, hırsları ve diğer özellikleriyle birbirine benzer yapılardır (ki öğrencilik döneminde okul içindeki durumunu açıkladığı psikolojik saptamalar çok başarılı). Bunları ne kadar bilindik şeyler gibi karşılayıp okusam da tarih ve sanat hakkında bilmediğim, duymadığım, okumadığım birçok şeyi de bu kitapta buldum...
“Osmanlı resim sanatının İran minyatürlerinden etkilendiği ve bu yüzden de o döneme ait resimlerin göz zevkimize hitap edemediği”nden tutun da bu konulardan bahsederken isimleri örnek olarak verilen sanatçılara kadar bir sürü şey kitabın satır aralarına gizlenmiş...
Meraklı birinin kitabı okudukça bu isimleri ve bilgileri öğrendiğinde karşısında büyük kapılar açılacağından, bunların her birini ayrıca araştırmaktan zevk alacağından eminim.
İşte bunlardan birkaç örnek:
Hırvat sigorta haritacısı Pervitich'in Beyoğlu-Taksim-Cihangir-Galata haritaları, Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi, Ahmet Rasim ve diğer şehir mektupçuları...
Batılıların İstanbul’un fethini Konstantinopolis’in düşüşü olarak görmeleri, Nerval'in ve Gautier'nin İstanbul yolculuğu notları, dünyaca ünlü masalcı Andersen'in mezarlıklardaki servilerin "karanlık" olduğunu yazması...
1850'lerde İstanbul sokaklarının nasıl gözüktüğünü bilebilmek için Du Camp'ın fotoğraflarına bakmak gerektiği, İstanbul Boğazı’ndaki birçok yerleşim yerinin bir zamanlar birbiriyle karadan bağlantısı bulunmaması ve o zamanlar birer köy olan bu semtlere ulaşımın sadece yeni yeni seferlere başlayan Şirket-i Hayriye vapurlarıyla yapılması...
Bunlar ve bunların benzeri yüzlerce ayrıntıyı birbirine bağlayıp birbirinin içine saklamayı beceren Orhan Pamuk’un bu kitabını sizlere de tavsiye ediyorum.
Yalnız bir macera romanı ya da bir tarihi bilgiler kitabı gibi değil, karşınızda ara sıra kendinden de samimiyetle bahseden kültürlü bir İstanbulluyla sohbet ediyormuş gibi okuyacağınız bir eser olduğunu belirtmek isterim...

Nobel Edebiyat Ödülü Pamuk'un


{12 Ekim, 2006 14:05:00 (TSİ)}
İsveç Akademisi, '2006 Nobel Edebiyat Ödülü'nün, kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan Orhan Pamuk'a verildiğini' açıkladı.

Açıklamada, Pamuk'un 'roman sanatında, kimliklerle ve çift kişiliklilik motifleriyle oynamasıyla ün kazandığı', 'büyürken geleneksel Osmanlı tarzı aile yaşamından Batı yaşam tarzına geçişi yaşadığını' söylediği ifade edildi.

Orhan Pamuk, 1.4 milyon dolar para ödülü ile altın madalya alacak.

Pamuk: "Çok mutluyum"

2006 Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Orhan Pamuk, çok mutlu olduğunu, ödülü kazanmaktan kıvanç duyduğunu ve ödülü almak için Stockholm'e geleceğini söyledi.

Ödülü kazandığını ABD'de öğrenen Pamuk, İsveç gazetesi Svenska Dagbladet'in sorularını telefonla yanıtladı. Ödül töreni 10 aralıkta Stockholm'de düzenlenecek.

Fransa'daki yasa teklifine değinmedi

Yazar Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını CNN International'a değerlendirdi.

Pamuk yazdıklarıyla Türkiye'nin de tanındığını söylerken, Fransa Parlamentosu’nda ‘Ermeni soykırımı’nı inkara ceza getiren yasa teklifinin kabul edilmesini konusunda yorum yapmaktan kaçındı.

Dışişleri Bakanlığı, Orhan Pamuk'u kutlayarak ödülün Türk edebiyatının tüm dünyada çok daha geniş bir şekilde tanınmasına önemli katkılarda bulunacağını açıkladı.

Bakanlık açıklamasında, ödülün Pamuk'a verilmiş olmasının memnuniyetle karşılandığı ve yıllardır bir Türk yazarının Nobel Edebiyat ödülüne layık görülmesinin Türk halkının beklentisi olduğu belirtildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da, "Nobel Edebiyat Ödülü'nün topluma bakışı özellikle akıllıca, güçlü ve liberal olan Orhan Pamuk'a verilmesinden memnun oldum" dedi.

AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn de, Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen yazar Orhan Pamuk'u, 'arkadaşı ve hayranı olarak kutladığını' söyledi.

Rehn, "kitaplarını okuyanlar Orhan Pamuk'un bu kapsamda ne kadar övgüye layık olduğunu bilirler. Nasıl ki yaşam için su ve hava gerekiyorsa sanatçılar için de ifade özgürlüğü kaçınılmazdır. Orhan, diğerlerinden daha fazla bu özgürlüğün ne kadar değerli ve kırılgan olduğunu bilir" dedi.

ÖDÜLE YORUMLAR
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül:
Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, yazar Orhan Pamuk'un 2006 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmesiyle ilgili olarak, ''böyle bir alanda bir Türk'ün böyle bir armağanı kazanıyor olması şüphesiz ki hepimiz için büyük bir mutluluk kaynağı olmuştur'' dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Mustafa İsen:
''Bakanlık olarak Orhan Pamuk'u kutluyoruz. Sevindiğimizi ifade ediyoruz. Türkçe, dünyanın büyük dillerinden biridir. Bu ödül, Orhan Pamuk'a verilse de Türkçe'ye verilmiş bir ödüldür. Türkçe'nin dünyada geniş kitleler tarafından tanınmasını sağlayacaktır."

CHP Lideri Deniz Baykal:
''Bu ödül, edebiyatımızın evrensel değerini gösteren ve uluslararası düzeyde kalıcılığını güvence altına alan bir ödüldür. Bugün üzerinde durmamız gereken esas husus budur ve bundan büyük bir memnuniyet duymalıyız. Artık Türkiye ve Türk edebiyatçıları mutlulukla 'Nobel edebiyat ödülleri listesinde biz de varız' diyecektir. Bu büyük başarıyı gerçekleştiren Orhan Pamuk'u içtenlikle kutluyorum.''

Sanatçı Zülfü Livaneli:
"Çok sevinçliyim. Hem Orhan Pamuk adına, hem Türk edebiyatı adına bu sevincim. Çünkü Türkiye'nin yüzyıllardan süzülüp gelen köklü edebiyat geleneği ve çağdaş edebiyattaki gücü, böyle bir ödülü çoktan hak etmişti. Yaşar Kemal de 30 yıla aşkın bir süredir Nobel'e en yakın yazarlardan biri olarak durdu. Ama bunu kişisellikten öte Türk edebiyatına verilen bir ödül olarak da algılamak gerekiyor. Bu bakımdan da çok sevinçliyim..."

Yönetmen Ferzan Özpetek:
"Ödülü Pamuk'un kazanmasına çok sevindim. Kendisiyle Kar romanından bir film yapma projesini de konuşmuştuk. Pamuk, benim filmlerimin tümünü biliyor ve de seviyor. Ben de onun kitaplarını seviyorum. Pamuk, büyük ve başarılı bir yazar. Nobel'i en sevdiğim şair Wislawa Szymborska kazandığında da sevinmiştim. Aynı şekilde Pamuk için de sevinçliyim. Bu konularda, önemli olan, uyruk değil, yazar ve sanatçının değeridir."

AK Parti Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa:
''Tebrik ediyorum. Büyük memnuniyet duydum. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bu ödülü alması çok sevindirici, memnuniyet verici...

TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger:
''Bir Türk yazarının Nobel'e layık görülmesi esaslı bir şey. Türkiye'ye iki noktadan hücum ediliyor diye düşünülmemeli. Pamuk'un Ermeniler için söylediği hatalıdır. Ama Türkiye'ye tüm kapılar kapanmıyor. Bir taraftan kötü bir karar alınırken, diğer taraftan da bir Türk yazar, ödüle layık görülüyor.

Anavatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Züheyir Amber:
''Sanki danışıklı dövüş gibi iki farklı karar alındı. Farklı boyutlarda gelişseydi şimdi kutlamalar yapardık. Ancak Ermeniler ile ilgili kararın ardından ödülün verilmesi ilginçtir."

CHP İstanbul Milletvekili Berhan Şimşek:
"Nobel çok önemli bir ödül. Yurtdışından alınan ödüller, Türk milletinin değerlerini hırpalamaması gerekir. Eğer böyle bir örtüşme var ise Orhan Pamuk'un ödülüne yazık olur.''

Yazar Yaşar Kemal:
"Seni yürekten kutlarım. Hak ettiğin bu ödülü almana çok sevindim. Bundan böyle de aynı tutkuyla yeni romanlar yazacağına güveniyorum. İnandıklarının ardında da inatla durmaya devam edeceğine hiç kuşkum yok.''

Gazeteci-yazar Perihan Mağden:
"Çünkü çok iyi bir yazar Orhan Pamuk. Ayrıca da bir Türk yazarı. Orhan Pamuk'un bu ödülü de Türkçe'ye Türkiye'ye, Türk yazarlarına, Türk sanatçılarına ciddi şekilde ilgiyi arttıracaktır. Başka yazarlarımızın önünü açacaktır. Hatta klasikleşmiş eski yazarlarımızın bile önünü açacaktır. Bu çok çok önemli. Türk edebiyatı böyle bir ilgiyi hak eden bir edebiyat. Çok önemli bir edebiyat damarı var Türkiye'de ve bunun böyle güzel bir şekilde gündeme geliyor olması çok çok olağanüstü iyi."

Almanya Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Bernd Neumann:
"Orhan Pamuk'a ödül verilmesi, sanatın ve sözlerin özgür olduğunun bir işareti. Pamuk, dünyalar arasında bir gezgin olarak, Hristiyan ve İslam tarihini canlı tutmayı ustaca beceriyor. Pamuk, hiçbir diğer yazarın yapamadığı şekilde kültürel değişiklikleri ve bunlardan kaynaklanan sorun ve endişeleri dile getirmiştir ve böylece bizim de ülkesini ve yurttaşlarını anlamamıza imkan sağlamıştır. Kültürler ve dinler arası diyaloğa önemli ivme kazandırmıştır."

Ermenistan Yazarlar Birliği:
Ermenistan Yazarlar Birliği Başkanı David Muradyan, "bu hem bir edebiyat ödülüdür, hem de ahlaki bir durumdur" dedi. Ermenistan'ın önde gelen yazarlarından Perch Zeitunsiyan da açıklamasında, ödül için, "bu, Pamuk'u yargılamak isteyen Türklere bir derstir. Bu, Türkiye'de demokrasi için bir zaferdir" diye konuştu.
AP milletvekili Borghezio:
İtalya'da Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan yaklaşımlarıyla tanınan Kuzey Birliği Partisi'nin (KBP) Avrupa Parlamentosu milletvekillerinden Mario Borghezio, Orhan Pamuk'un ‘Ermeni soykırımı’ konusuyla ilgili bir konuşma yapmak üzere AP'ye davet edilmesini istedi.

Akademi: 'Türkiye'nin siyasi durumuyla ilgisi yok'

Nobel Edebiyat Ödülü'nü veren İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi Sekreteri Horace Engdahl, Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verilmesinde, Türkiye'deki siyasi durumun etkili olmadığını söyledi.

Engdahl, "elbette ödül bazı siyasi dalgalanmalara yol açabilir, ama biz bununla ilgilenmiyoruz" dedi.

Horace Engdahl, Pamuk için, "kendi ülkesinde tartışmalı bir kişilik, ama neredeyse ödülümüzü alanların hepsi böyle" dedi.

Ödülün Orhan Pamuk'a verilmesinin 'çok az kişi için sürpriz olduğunu' belirten uluslararası haber ajansı AP ise Engdahl'ın ödülü Pamuk'un aldığını açıklamasının "kısa, ama yoğun bir alkış" ile karşılandığını kaydetti.

Engdahl, Pamuk'un hem Doğu, hem de Batı kültürleriyle bağları sayesinde çağdaş romanın köklerini genişlettiği için ödüle layık görüldüğünü belirterek, "bunun anlamı şudur: Kendisinin romanı bizim, Batılıların elinden aldığı ve bizim şimdiye kadar gördüğümüz romandan tamamen başka bir şeye dönüştürdüğü söylenebilir" dedi.

Pamuk'un ödülü kazanmasıyla, 1988'de Mısırlı yazar Necib Mahfuz'a verilmesinden bu yana Nobel Edebiyat Ödülü'nün ilk kez bir Müslüman ülkeye gittiğine dikkat çekiliyor.

Orhan Pamuk'un ödülünü 10 aralıkta İsveç Akademisi'nde düzenlenecek bir törenle alması bekleniyor.

Bahis şirketlerinin favorisiydi

Pamuk ile birlikte bu yıl Suriyeli şair Adonis ödül için favoriler arasındaydı. Geçtiğimiz yıllarda da aday olan Pamuk, bu yıl ise bahis şirketlerinin favorisiydi.

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Çetin Tüzüner, ''edebiyat alanında dünyanın en önemli ödüllerinden biri olan Nobel Ödülü'nün bir Türk yazara verilmesinden gurur duyuyoruz'' dedi.

Orhan Pamuk'un eserlerinin dünyada 28 dile çevrildiğini hatırlatan Tüzüner, "Pamuk, lokomotif olmuştur. Diğer yazarların önünü açacaktır. Türk yazarların kitapları dünya edebiyatında yer bulacaktır'' diye konuştu.

Orhan Pamuk ve eserleri

Nobel Edebiyat Ödülü verilen ilk Türk yazarı olan Orhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu.

'Cevdet Bey ve Oğulları' ve 'Kara Kitap' romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, Nişantaşı'nda büyüdü.

Otobiyografik kitabı 'İstanbul'da anlattığı gibi, çocukluğundan 22 yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı.

Liseyi İstanbul'da Robert College'de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip okulu bıraktı.

İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okuyan ama bu işi de hiç yapmayan Pamuk, 23 yaşından sonra romancı olmaya karar verdi.
 
Eserleri:

Cevdet Bey ve Oğulları:
Pamuk'un ilk romanı 'Cevdet Bey ve Oğulları' 1982'de yayımlandı. İstanbullu, zengin ve Pamuk gibi Nişantaşı'nda yaşayan bir ailenin üç kuşaklık hikâyesi olan bu roman 'Orhan Kemal' ve 'Milliyet Roman Ödülleri'ni aldı.

Sessiz ev:
Pamuk ertesi yıl 'Sessiz Ev' adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle 1991'de 'Prix de la Decouverte Europeene'i kazandı.

Beyaz Kale:
Venedikli bir köle ile bir Osmanlı alimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı 'Beyaz Kale' (1985), 1990'dan sonra başta İngilizce olmak üzere pek çok dilde yayımlanarak Pamuk'a uluslararası ününü sağlayan ilk romanı oldu.

Orhan Pamuk, 1985-1988 yılları arasında New York'ta Columbia Üniversitesinde 'misafir alim' olarak bulundu.

Kara Kitap:
Büyük bir çoğunluğunu burada yazdığı, İstanbul'un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp eşini arayan bir avukat aracılığıyla anlatan 'Kara Kitap', 1990'da Türkiye'de yayımladı.

Fransızca çevirisiyle 'Prix France Culture Ödülü'nü kazanan Pamuk, bu romanla ününü hem Türkiye'de hem de yurt dışında artırdı. Pamuk'un 1991 yılında 'Kara Kitap'taki bir sayfalık hikayeden senaryolaştırdığı 'Gizli Yüz' filme çekildi.

Yeni Hayat:
Orhan Pamuk'un 1994'te Türkiye'de yayımlanan, esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli bir genci hikâye ettiği 'Yeni Hayat' adlı romanı en çok okunan kitaplarından biri oldu.

Benim Adım Kırmızı:
Pamuk'un Osmanlı ve İran nakkaşlarını, batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği 'Benim Adım Kırmızı' adlı romanı 1998'de yayımladı.

Orhan Pamuk, bu kitapla Fransa'da 'Prix Du Meilleur Livre Etranger', İtalya'da 'Grinzane Cavour' (2002) ve İrlanda'da 'International Impac-Dublin' (2003) ödüllerini kazandı.

Kar:
Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli gazete ve dergilere yazdığı edebi, kültürel makaleler ve kendi not defterlerinden oluşturduğu geniş bir seçmeyi 1999 yılında 'Öteki Renkler' adıyla yayımlayan Pamuk, 'ilk ve son siyasi romanım' dediği 'Kar' adlı kitabını 2002'de yayımladı.

İstanbul:
'Kar' kitabı New York Times Book Review tarafından 2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçilen Pamuk'un 2003 yılında yayımladığı son kitabının adı 'İstanbul'.

Alman Yayıncılar Birliği tarafından 1950 yılından beri verilmekte olan, Almanya'nın kültür alanındaki en seçkin ödülü olarak kabul edilen 'Barış Ödülü' 2005'te Orhan Pamuk'a verildi.

Aynı yıl, Fransa'da her yıl en iyi yabancı romana verilen 'Le Prix Medicis Etranger'i Orhan Pamuk'un 'Kar' adlı romanı aldı.

1982'den bu yana Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazananların listesi şöyle:

2006: Orhan Pamuk (Türkiye)
2005: Harold Pinter (İngiltere)
2004: Elfriede Jelinek (Avusturya)
2003: John Maxwell Coetzee (Güney Afrika)
2002: İmre Kertesz (Macaristan)
2001: V.S. Naipaul (İngiltere)
2000: Gao Şingcian (Çin)
1999: Günter Grass (Almanya)
1998: Jose Saramago (Portekiz)
1997: Dario Fo (İtalya)
1996: Wislawa Szymborska (Polonya)
1995: Seamus Heaney (İrlanda)
1994: Kenzaburo Oe (Japonya)
1993: Toni Morrison (ABD)
1992: Derek Walcott (St. Lucia)
1991: Nadine Gordimer (Güney Afrika)
1990: Octavio Paz (Meksika)
1989: Camilo Jose Cela (İspanya)
1988: Necib Mahfuz (Mısır)
1987: Joseph Brodsky (ABD)
1986: Wole Soyinka (Nijerya)
1985: Claude Simon (Fransa)
1984: Jaroslav Seifert (Çekoslovakya)
1983: William Golding (İngiltere)
1982: Gabriel Garcia Marquez (Kolombiya)
http://romanyazilari.blogcu.com/cnn-turk-te-orhan-pamuk-un-nobel-edebiyat-odulu/612487

Türklerin İlk Nobel Ödülü


İsveç’in büyük gazetelerinden Dagens Nyheter, 12 Ekim Perşembe günkü, İsveç Akademisi’nin 2006 Nobel Edebiyat ödülünü Türk romancı Orhan Pamuk’a verdiğini duyuran sayısında, haberin Stockholm’ün güney semtlerinden birinde yaşayan Türkler arasında nasıl karşılandığına dair bir habere de yer verdi.
Bredang Türk Kültür Derneği üyeleri Dagens Nyheter’in muhabirine özetle şunları söylüyorlardı: Orhan Pamuk’un en beğendiğimiz yanı siyasi görüşleri değil, ama fikirlerini cesaretle dile getirmesini takdir ediyoruz. Bundan böyle Türkiye’de düşüncelerini çekinmeden ifade eden kimselerin sayısı çoğalabilir. Bundan böyle dünyanın gözü daha çok Türkiye’nin üzerinde olacak, bu da Türkiye’de demokrasinin güçlenmesine yardım edecek. Pamuk’un Nobel edebiyat ödülünü kazanması, Türklerin son yıllarda, çeşitli alanlarda kazandıkları başarıların, dünya sahnesinde görünmelerinin yeni bir örneği. Bundan gurur duyuyoruz.
Bunları okuduğumda, Türkiye’nin insanların fikirleri yüzünden itilip kakılmadığı, görüşlerini özgürce ifade edebildikleri bir açık toplum haline gelmesini özleyen, her alanda başarılar kazanmasından mutluluk duyan, sağduyu sahibi Türklerin ortak sesini duyar gibi oldum. Orhan Pamuk, görüşleri yüzünden ondan nefret eden kimilerinin öfkesini, başarılarını kıskanan kimilerinin hasetini üzerine çekiyor olabilir. Hangi alanda olursa olsun büyük katkılar yapmış insanlar, hemen her zaman büyük husumetlerin hedefi olmamış mıdır? Kırktan fazla dilde okura hitap edebilen bir yazar olan Orhan Pamuk, bu alandaki en önemli hakem olan İsveç Akademisi’nin takdiriyle, dünya edebiyatına üstün değerde katkı yapan bir isim olarak tarihe geçti... Bu gerçeği hiç kimse, hiçbir gayret gölgeleyemez. Gerisi boş laftır.
Orhan Pamuk’a verilen ödül, kendisinin de belirttiği üzere, onun şahsına değil, temsil ettiği Türk edebiyatına ve kültürüne verilen bir onurdur. Bundan böyle Türk edebiyatına ilgi katlanarak artacak. Orhan Pamuk, Nobel ödülünü kazanan ilk Türk oldu; göğsümüzü kabarttı. “Türklüğü aşağıladığı” iddiasıyla yargılanmaya kalkışılan bir büyük yazarımız, Türklere çok büyük bir onur kazandırdı. Ona candan tebrik ve teşekkürler. Umarız, kazandığı ödül bundan böyle Türkiye’ye gelecek öteki Nobel ödüllerinin bir habercisi olur.
“Orhan Pamuk önümüzdeki yıllarda Nobel ödülünü kazanacaktır...” Yıllar önce Stockholm’de, o sıralar Dagens Nyheter’in kültürden sorumlu genel yayın müdürü olan dostum Arne Ruth bana böyle söylemişti. O yıllarda Orhan Pamuk, romanlarıyla dünya çapında okunan bir yazar olarak adını henüz duyurmaya başlamıştı; kesinlikle Türk siyasi hayatına yönelik eleştirel görüşleriyle temayüz etmiş değildi. Ruth, Orhan Pamuk’un roman sanatına yeni bir soluk getirdiğini, bunun değerinin bilineceğini söylemişti. Nitekim öyle oldu.
Peki, Nobel ödülünü kazanmasında içinde yaşadığı topluma eleştirel gözle bakmasının rolü olmamış mıdır? “Türklüğü aşağılamak” iddiasıyla yargılanmasının, Pamuk’un Nobel Ödülü’nü kazanmasında bir rolü olup olmadığı sorulduğunda İsveç Akademisi Başkanı Horace Engdahl şöyle demiş: “Tabii, ödülü kazanması ülkesinde siyasi çalkantı yaratabilir, ama biz bununla hiç ilgili değiliz. Pamuk, ülkesinde tartışmalı bir kişidir, ama bu ödülü kazananların hemen hepsi tartışmalı kişilerdir... Pamuk’u hem Batı, hem de Doğu kültüründeki kökleriyle çağdaş romanı zenginleştirdiği için ödüle layık bulduk... Denebilir ki o romanı biz Batılılardan çalıp, daha önce hiç bilmediğimiz bir şeye dönüştürdü.”
Evet, Nobel edebiyat ödülünü kazananların hemen hepsi ülkelerinde tartışmalı kişiler. Örneğin Nobel edebiyat ödülü 2004’te Avusturya’daki tutuculuğa yönelttiği eleştirilerle tanınan Elfriede Jelinek’e, 2005’te de ülkesinin Irak Savaşı’na bulaşmasına şiddetle karşı çıkan İngiliz oyun yazarı Harold Pinter’e verildi. Toplumlarına eleştirel gözle bakamayan, yani entelektüel vasıfları olmayan yazarların dünya çapında yaratıcılık gösterdikleri görülmüş şey midir?
Şahin Alpay tarafından yazılan bu makale, 14 Ekim 2006 Cumartesi günü yayınlanan Zaman Gazetesindeki köşe yazısıdır.